Yeni yıl kutlamalarını pek sevmeyen bi insanım. normalde insan haftasonu oldu mu canı isterse iki akşamın birisinde çıkar içer eder, istemezse içmez evinde durur ve öylece geçer. ama 31 aralık oldu mu bi dayatma vardır o gece ille içeceksin eğleneceksin zorlaması. mesela dün akşam gecenin başında "nası da içesim yok yau" diye kendi kendime bi söylendiydim.
herhangi bi yere, ortama, insan grubuna aidiyetimi günden güne kaybederken ve belli bi süreden fazla bi yerde durma özelliğimi iyicene yitirirken ben de buna uygun bi şekilde kapı kapı gezeyim dediydim bu yılbaşı. biraz orda biraz burda derken 12'yi geçsin, misyonumuzu tamamlayalım da bitsin bu kutlama faslı modundaydım. netekim de bi kapı hariç düşündüğüm, planladığım gibi oldu gerçekten.
sarhoş olmayı beceremedim, en azından bundan sonra bira ile olan ilişkimi gözden geçireceğim. yeni yılda ne değişti diye soruyorum kendime: sadece bi huzursuzluk var. insanlarla görüşmelerim iyicene varlığımı hatırlatma maksatlı oluyor, sebep de bu sanki.
aslında kendimi en ait hissettiğim, en bi mutlu olduğum yer sabancı insanlarıydı. ne yazıktır ki aradaki mesafeler, artık öğrenci olmayışım, aynı yurtları paylaşmayışım gibi şeyler sebepli pek bi görüşemiyoruz. ama kendilerini ne zaman görsem liseden arkadaşlarımı görmüşüm gibi mutlu oluyorum aslında, buradan da kendilerine itiraf edeyim bunu. o yüzden yeni yıl ile ilgili olarak buradan Murat, Esat, Cemre, İdil ve Utku'ya ayrıca bi bişiler iletiyorum, ama ne ileteceğimi bulamadım. buraları okursanız aklınızdan iyi bişiler geçirin, benden bak. (doğum günü hediyesi olarak git istediğini al diyerek para veren insanlar gibi oldum)
---
buralarda hiç dile getirmedim galiba. ne kadar yeni yıl'ı kutlamak, eğlenmek zorunda olmak garip de gelse, çocuklukta çok bi severdim ben bunu. hatta her sene Akın'ın
şu yazısını okurum bi. hayatında en sevdiğim gün, en sevdiğim şarkı, en sevdiğim ik bik sıralamasını yapamasam bile en sevdiğim yılbaşı benim için artık çok fazla hatırlayamasam da ne yaptığımı (yok çok içmemiştim) gayet nettir.
sene 94 ve kansızlık sebepli bi haftasını hastanede sonraki iki haftasını da ev istirahati şeklinde geçirdiğim bi dönem olmuştu. neyse ben ille de okula gidicem diyen bir çocuk olarak bu istirahat faslını azcık kısa kesip düzenli kontroller eşliğinde aşkımızın meyvesi aytek gibi elim ekmek tutsun diye gittim okula. o zaman da enerjimi sonuna kadar kullanmayı severdim çünkü. neyse rutin kontrollerden bi tanesi olarak 30 aralık günü hastaneye gittiydik, ama onlar muamelemi çok mu beğendiler nedir yok yok dediler sen kalıyorsun bu gün burada, katiyen bırakmayız.
o geceyi orada geçirdikten sonra saatli maarif takvimi 31 aralığı göstererek o tıknaz halinden hiçbir eser kalmadığını bizlere gösterdi. gün boyu nası da yılbaşı kutlanacak temalı tv programları o noktada dünyanın en üzücü şeyleri oluyor gerçekten. şimdi olduğu gibi o zaman da pek ağlamayan bi insandım. hatta nadir olan ağlama seanslarında doktorlar kesin kötü bişi var diyerek hemen yanıma gelirdi. (buradan damar açıcılara selam ederim) neyse işte gün boyu romantik komedi izleyen kadınlar gibi televizyona bakıp bakıp belli aralıklarla ağladığımı hatırlıyorum yılbaşı gecesini orada geçireceğim diye.
saat akşamüstü 6 olduğu zaman o dönem için en büyük türk atatürk söylemini bi nebze değiştiren kendi doktorum filmlerdeki gibi hızlı bi giriş yaptı odaya. baktı etti bu çocuğu niye burada tutuyorsunuz, çıkarın bu çocuk deli değil ki diyerek yaklaşık bi yarım saat içinde taburcu olmamı sağladıydı.
eve gittiğimizde ne yaptığımızı çok hatırlamıyorum. abimle oyun filan oynamıştık, aileyle birlikteydik. mutluydum onlarla olduğum için. yılbaşına özel olarak meydana gelen tek şey evde olmaktı ve yeterliydi. şimdi nice etkinlikler düzenliyoruz, nice içkiler tüketiyoruz şuurumuzu kaybetmek için ama işte sadece evdeydim ben o gece.