17 Temmuz 2011 Pazar

ben basroldeyim iste o zaman

istanbul'da tek basina yasadigim muddette her gecen gun daha bi insanlara olan bagliligim azalmistir. uzun sureli ayni yerde oturmayi beceremeyen bunyem daha bi basina buyruk hale geldi bu surecte. bu yuzden insanlarla bulusmalarim kisa sureli ve bi gecede 2-3 farkli kapiyi dolanma sekline donustu.

tabi son anda gelen telefonlar, bi anda degisen planlarla birlikte bugun dusundum de toplasam kimbilir kac paralik hesabi bosu bosuna odemisimdir acaba. daha 1-1.5 duble bisi icmisken kalktigim fasil masalari olsun, yemegimi soyleyip daha gelmesini bekleyemeden kalktigim zamanlar olsun sayi baya fazladir. 

en kotusu de cumartesi aksamlaridir. genelde ayni mekanda bi karsi cinsin etrafinda belki tum gece gecirilir.  son ana kadar belki bisi olur umudu ile kalinip,hayattan tiksinmis bi sekilde eve donulur. evet ben genelde sanki evde ailem bekliyormus gibi bu alkollu gecelerin ilk ayrilip da eve doneniyimdir bu tiksintiyi de yasamamak icin.

diger herkes icin de bence hayat kisa sureli bulusmalardan ibaret olmali aslinda. zaten tum kavga gurultuler de gereginden fazla gecirilen zamanlar yuzunden oluyor. ve evet tahmin edilebilecegi gibi kisa sureli bulusmalarla benim hayatimdaki sinir stres orani da oldukca azalmis durumda.

konudan bagimsiz olarak aylar sonra yine buradayim. bu sirada bloglardan ve internetteki bir cok seyden uzaklastim aslinda. yeniden yakinlasmaya niyetim, niyetten ote zamanim da pek yok. en azindan bi tabure cekip iki soluklanayim surada. 

20 Şubat 2011 Pazar

Yarım Artı

500 tane blogu olan insanları eleştiriyordum, ama az önce maalesef bi ikincisini ben açmak durumunda kaldım. Kendimden bahsetmekten sıkılmış ve bunu artık çok amaçsız bulan birisi olarak, en sevdiği ders beden/müzik/resim olan okuldan bağımsız çocuklar gibi, ben de olayın sadece müzikte ve gitarda toplandığı bi blogu karambole alayım dedim. Yeni ve daimi olacağını düşündüğüm blogun reklamını da gönül rahatlığıyla her yerde yapabileceğim artık. Burada da yapıyorum netekim.

Buyrunuz: http://yarimarti.wordpress.com

Israrla bayiinizi pandikleyiniz.

21 Ocak 2011 Cuma

kendimi düşünürüm her zaman

hep derim blog yazmaya üniversite son sınıfta vize dönemi sıkıntısıyla başlamıştım. sonradan konuşacak insan bulamadıkça buralara dert yandım, saçmaladım şu bu. o zamanlar blog takip mekanizması gibi bir şey yoktu, blog kuralları filan da yoktu. daha önemlisi PuCCa yoktu, dizüstü edebiyatı yoktu. hatta blogun reklamını her yerde yapabildiğim zamanlardı.

şimdi bakıyorum herkeste bi takip edilme kaygısı, anlamlı sözler söyleyeyimcilik, işte burasını kaçırma bak önemli bi laf söylüyorum bolda dikkat o yüzdencilik, 306 ayrı blog açmacılık filan derken durmadan yazan bünyem hepten sıkıldı sanırım artık buralardan.

bi kısım böyle "hıh ben bunu keşfettiğim sırada bunu kimse bilmezdi, ben yaptım moda oldu bak şimdi artık o yüzden bana çok banal geliyor"cu kesim vardır. benim şu hayatta çoğu şeydeki duruşum bi ara noktadır. ben bişi yapmaya başlarım ki o şeyi ben moda olmaya başladığı o ilk anın çok çok yakınında, biraz öncesi belki biraz sonrasında başladığımdandır ki, ne diğer insanları protesto edebilirim, ne de ben buraların piçiyim yiiee moduna bürünebilirim. blog hadisesi de bunlardan birisi netekim.

benim söyleyecek anlamlı laflarım hiç olmadı. zaten birisinin yüzüne anlattığım şeyi yazmayı sevmiyorum, ya da yazdığım şeyi anlatmayı. hatta yazı dilinde bile bi yerde (mesela sözlük) yazdığımı başka yere de taşıyamam. o yüzden bu kararıma ne kadar uyabilirim bilmiyorum ama ikinci bi emre kadar yazmaktan vazgeçiyorum sanırım. sadece sözlü iletişim yoluna başvuracağım. belki bi gün paylaşmaya çok bi değer söyleyeceklerim olur (gitarlan, müziklen ilgili, ya da bi kelimay and the incelemay gibi bişi) , o zaman bi yerden kafamı uzatabilirim. hatta asıl niyetim üşenmeyip bi gün kendime özel bi site hazırlamak (ki bu en azından 2-3 senedir aklımda olan bir şeydir), ama herhalde bi 2-3 senesi daha vardır bunun.

hayatımdaki her şeyi değiştirmeye girdiğim şu dönemde, bu blog da böylesine bi karar anıdır. yazdıklarımı 1 senedir filan da okumuyorum, okuyasım niyeyse gelmiyor, bu kavga ne diye o zaman. sozluk ve twitterda hayat devam ediyor.

neyse dellenip şirkete istifa dilekçemi verdiğim bi dönemdir bu, belki bir şeyler daha değiştiririm bu ara (yok cinsiyet değil çok şükür), iyi sıhhatte olsunlar geldi işte.

her yer toz...

12 Ocak 2011 Çarşamba

kurtar bizi bu dünyadan süpermen, süpermen

haftaiçi günlerimi birinci dünya savaşında cetvelle çizilen devletler gibi şu şekilde belirleyebiliriz:

06.30-08.00: mutlu
08.00-17.00: mutsuz
17.00-24.30: mutlu

aslında fena bi oran değil günde uyanık kaldığım zamanların tam olarak yarısı mutlu yarısı da mutsuz geçiyormuş. ama mutsuz kesimde dakika saymak kadar sıkıcı bir şey yoktur. ayrıca haftasonunu da bu sonuca ekleyip içler dışlar çarpımı yaparsak eğer averajla mutlu olduğum sonucuna ulaşıyoruz bence.

aynı şekilde iki farklı hayat sürdürüyorum, mutsuz kesimde mühendis, mutlu kesimde ise ne idüğü belirsiz oluyorum.

gündüzün clark kenti, akşama gelince anca kendi kaba etini kurtarabilen bi süpermen oluyorum...

9 Ocak 2011 Pazar

belki de hayal gerçek hayatım mecaz

internet alemleri biliyoruz ki en çok ergenlerin ve emoların işine yaradı. anlamlı twitlerle, status mesajlarıyla, blog yazılarıyla buraları donattılar. insanların ne kadar depresif olabileceğini, bozuk psikolojileri ve bilumum lüzumsuz kulaklara zarar bilgiyi bu yolla öğrendik gerçekten.

anlamadığım tek bir şey var. nice cümle kurulmuş, kelam edilmişken, ben niye içimdeki ters giden şeyleri bi ikinci kişiye anlatabilmek için cümleleri geçtim, tek bir kelime bulamıyorum. kesinlikle birilerine anlatmayı çok istiyorum ama karşımdaki kişi/kişiler farketmese de alkollü alkolsüz kadın erkek bi çok kişiye anlatmak istedim ama tek bir kelime bulamadım.

--

bacaklarım bağımsızlıklarına kavuşmak istiyor sanki bi süredir. bitip tükenmek bilmeyen bi hareket etme istekleri var ama ben yoruldum artık kendilerinden.

1 Ocak 2011 Cumartesi

Yılbaşı ziyareti kısa olur

Yeni yıl kutlamalarını pek sevmeyen bi insanım. normalde insan haftasonu oldu mu canı isterse iki akşamın birisinde çıkar içer eder, istemezse içmez evinde durur ve öylece geçer. ama 31 aralık oldu mu bi dayatma vardır o gece ille içeceksin eğleneceksin zorlaması. mesela dün akşam gecenin başında "nası da içesim yok yau" diye kendi kendime bi söylendiydim. 

herhangi bi yere, ortama, insan grubuna aidiyetimi günden güne kaybederken ve belli bi süreden fazla bi yerde durma özelliğimi iyicene yitirirken ben de buna uygun bi şekilde kapı kapı gezeyim dediydim bu yılbaşı. biraz orda biraz burda derken 12'yi geçsin, misyonumuzu tamamlayalım da bitsin bu kutlama faslı modundaydım. netekim de bi kapı hariç düşündüğüm, planladığım gibi oldu gerçekten. 

sarhoş olmayı beceremedim, en azından bundan sonra bira ile olan ilişkimi gözden geçireceğim. yeni yılda ne değişti diye soruyorum kendime: sadece bi huzursuzluk var. insanlarla görüşmelerim iyicene varlığımı hatırlatma maksatlı oluyor, sebep de bu sanki. 

aslında kendimi en ait hissettiğim, en bi mutlu olduğum yer sabancı insanlarıydı. ne yazıktır ki aradaki mesafeler, artık öğrenci olmayışım, aynı yurtları paylaşmayışım gibi şeyler sebepli pek bi görüşemiyoruz. ama kendilerini ne zaman görsem liseden arkadaşlarımı görmüşüm gibi mutlu oluyorum aslında, buradan da kendilerine itiraf edeyim bunu. o yüzden yeni yıl ile ilgili olarak buradan Murat, Esat, Cemre, İdil ve Utku'ya ayrıca bi bişiler iletiyorum, ama ne ileteceğimi bulamadım. buraları okursanız aklınızdan iyi bişiler geçirin, benden bak. (doğum günü hediyesi olarak git istediğini al diyerek para veren insanlar gibi oldum)

---

buralarda hiç dile getirmedim galiba. ne kadar yeni yıl'ı kutlamak, eğlenmek zorunda olmak garip de gelse, çocuklukta çok bi severdim ben bunu. hatta her sene Akın'ın şu yazısını okurum bi. hayatında en sevdiğim gün, en sevdiğim şarkı, en sevdiğim ik bik sıralamasını yapamasam bile en sevdiğim yılbaşı benim için artık çok fazla hatırlayamasam da ne yaptığımı (yok çok içmemiştim) gayet nettir. 

sene 94 ve kansızlık sebepli bi haftasını hastanede sonraki iki haftasını da ev istirahati şeklinde geçirdiğim bi dönem olmuştu. neyse ben ille de okula gidicem diyen bir çocuk olarak bu istirahat faslını azcık kısa kesip düzenli kontroller eşliğinde aşkımızın meyvesi aytek gibi elim ekmek tutsun diye gittim okula. o zaman da enerjimi sonuna kadar kullanmayı severdim çünkü. neyse rutin kontrollerden bi tanesi olarak 30 aralık günü hastaneye gittiydik, ama onlar muamelemi çok mu beğendiler nedir yok yok dediler sen kalıyorsun bu gün burada, katiyen bırakmayız.

o geceyi orada geçirdikten sonra saatli maarif takvimi 31 aralığı göstererek o tıknaz halinden hiçbir eser kalmadığını bizlere gösterdi. gün boyu nası da yılbaşı kutlanacak temalı tv programları o noktada dünyanın en üzücü şeyleri oluyor gerçekten. şimdi olduğu gibi o zaman da pek ağlamayan bi insandım. hatta nadir olan ağlama seanslarında doktorlar kesin kötü bişi var diyerek hemen yanıma gelirdi. (buradan damar açıcılara selam ederim) neyse işte gün boyu romantik komedi izleyen kadınlar gibi televizyona bakıp bakıp belli aralıklarla ağladığımı hatırlıyorum yılbaşı gecesini orada geçireceğim diye. 

saat akşamüstü 6 olduğu zaman o dönem için en büyük türk atatürk söylemini bi nebze değiştiren kendi doktorum filmlerdeki gibi hızlı bi giriş yaptı odaya. baktı etti bu çocuğu niye burada tutuyorsunuz, çıkarın bu çocuk deli değil ki diyerek yaklaşık bi yarım saat içinde taburcu olmamı sağladıydı. 

eve gittiğimizde ne yaptığımızı çok hatırlamıyorum. abimle oyun filan oynamıştık, aileyle birlikteydik. mutluydum onlarla olduğum için. yılbaşına özel olarak meydana gelen tek şey evde olmaktı ve yeterliydi. şimdi nice etkinlikler düzenliyoruz, nice içkiler tüketiyoruz şuurumuzu kaybetmek için ama işte sadece evdeydim ben o gece. 

30 Aralık 2010 Perşembe

allem yareppim

2010 bitse de gitsek artık 2011 olsun bence biraz diyordum. 2010 böyle bi duraklama, bişileri bitirmeye çalışma dönemi oldu tez sebepli olarak. tez bitti bi an önce müzik yapalım dedik ama bi türlü davulcu bulamadık, yok gitarcı evlendi, bayram oldu, bulduğumuz davulcular askere gitti derken, bıktım iyicene bu eski yıldan. bari kalbinden temiz bu yılı bize ayırdığı için tanrı filan birilerine teşekkür edeyim dedim. her şey çok farklı olacağından da değil de işte bi değişiklik.

son günlerde iyiden iyiye müzik umutlarımı da yitirmeye başlamıştım. çalamadıkça hevesler kaçıyor, artık uğraşmayayım bari, bu saatten sonra olmayacak demek ki diye düşünür oluyordum yavaş yavaş.

sonunda hiç istemememe rağmen başka çaremiz kalmadığından internetten bi adet davulcu bulduk. bugün de ilk kez stüdyoya giriyorduk ama hiç hevesim yoktu; parçalara kimse doğru dürüst çalışmamıştı, davulcu da kesin olmaz şimdi yenisini aranmaya başlarız diye düşünüyordum.

neyse başladık ettik böyle parçalar bi boş duyuluyordu aslında. ama zaten sercan'la seneler öncesinden kalma "hadi takılalım" alışkanlığımız bugün de varlığını hissettirdi ve solosuz parçaya solo eklendi, tek düze olan ve çalmayalım olmazsa dediğim parça bi anda yarısından sonra başka bi hale büründü derken, birden tüm umutlarımı yitirmişken, hakketen olmasını istediğim gibi bir grup olacağını hissettim ilk provada. Shuffle da böyle olsun çok istemiştim, böyle parçalar değişsin bambaşka bi hale gelsin, zaten orjinali gibi herkes çalıyor möhim olan farklı halde çalmak dediydim, ama bi türlü olmamıştı. Shuffle'dan ayrılmamın bi sürü gerekçesi vardı ve her önüme gelene farklı bi tanesini söylediğimden 10 kişiye sorulsa hatırlıyorsa eğer muhtemelen 10 tane farklı sebep söyler. işte bunlardan bi tanesi de "farklı olamama, yeni bir şey sunamama" kaygısıydı. aradığım şeye sonunda ulaşacağım sanırım.

ilk prova diye bi saat çaldık, ama çıkarken adam iyi duyuluyordu bi saat daha çalsaydınız keşke diyince hepten gazı aldık. çaldığımız konsepti kimse mi dinlemiyordur acaba diyordum ama o konuda da bi umut geldi, dinleyeni seveni hala varmış.  

konsept ve detayları ile ilgili belli bi parça sayısına ulaştıktan sonra bilgi gelecek. ama bol sololu biraz eski bir şeyler peşindeyiz. bi tek sesim bence bi cılız duyuluyordu ama du bakalım bi sonraki provaya kendi mikrofonumla gideceğim, biraz daha iyi bi ses dengesi olursa tekrardan bi değerlendiririm. şarkı söylemedeki de en büyük motivasyonum nejat yavaşoğulları bile söylüyorsa ben niye söylemeyeyim yönünde olduğundan, olur bence ya.

2010 bitsin artık derken, tam sondan bi önceki gününde moral oldu ya, artık 2011'i daha bi heyecanla bekleyebilirim. uzun zamandır da hakketen günlük gibi yazı yazmamıştım o da oldu sonunda.